KELEKLER ve SALTANAT KAYIKLARI


 

GÜZEL İSTANBUL - MUHTEŞEM DİYARBAKIR

 
 

Fasıllar geri götürüyor beni

Eski İstanbul'a

Arnavut kaldırımlarına

Beyaz köpüklü yalılara

Martılar geri götürüyor bebi

Eski İstanbul'a

 

Süzülen sultan kayıklarına

O eşsiz, büyüleyici ihtişama

Ah, eski İstanbul

Şimdi burada olsa

                                       İlker Çağlayan

 

SALTANAT KAYIKLARI

 

Osmanlı Devleti'nde padişahların ve saray mensuplarının, Boğaziçi, Haliç gezilerinde bindikleri teknelere "saltanat kayıkları" denilirdi.

Bu kayıklar, İstanbul'da Tersane-i Amire'de inşa edilmiş olup, keresteleri İznik, Yalova, Sarıçayır, Karamürsel, Akhisar, Geyve gibi yerlerden sağlanırdı. Tekneler, bindirme veya armuz kaplama tarzında yapılır, özel olarak biçimlenir ve süslenirdi. Uç kısımları helezonik kıvrımlı baş şekilli (Sultan Abdülaziz Han) Kancabaş, ileriye doğru mahmuz şeklinde uzamış baş şekilli (Sultan Abdülmecit) kemanebaş, veya bordalarında hilal şekilli kabartmalar (Sultan V.Mehmet Reşat) tüm bu koleksiyonu, dönem ve uslup olarak biribirlerinden ayırırdı.

Üç kıtaya hükmeden  yüce devletin, kudret, güç ve ihtişamını simgeleyen kayıkların boyları genellikle 16-32 m. arasında degişirdi. Bütün gövdeleri süslemelerle kaplı olup, bunlar baş ve kıç tarafında en gösterişli hallerini alırlardı.

 Uzun tiplerde kayığın baş tarafında, güç ve eğemenliğin sembolü olan kanat açmış kartal  figürü bulunurdu. Saltanat kayıklarının kürek sayıları, kayığın bizzat padişaha mı, yoksa saraya mı, ait oldukları konusunda fikir verirdi. Baş ve kıç şekillerindeki bitkisel bezemeler o kayığın hareme, silah, arma ve kalkanlar ise, padişaha ait olduğunu gösterirdi.

Padişahın kayığına sadece kendisi, annesi, kadınları ve çocukları binebilirdi. Kayığın kıç tarafında kırmızı çuhadan sırma saçaklı bir sayeban (gölgelik) ya da tak ile örtülü olur, padişah burada otururdu. Bu tak veya köşklerin içi sedef, kaplumbaga kabuğu, fildişi, abonoz kaplı, turkuaz taşlarla bezenirdi.

Kayıkların ortasındaki banklarda da, hasodabaşı, silahdarağa ve çuhadarağa yer alır, bostancıbaşı dümen tutar, baş tarafta haseki ağası dururdu. Padişahlar kayıklarıyla yola çıkarken, Donanma-yi Hümayun'un gemilerinden, kıyıdan ve Kız Kulesi'nden atılan üç topla halk haberdar edilirdi. Padişah denizde iken hiç bir kayık denizde hareket edemezdi. Sadece padişaha ait kayıkta  köşk ve 24 kürekçi olabilirdi. Bu kürekçiler, özel eğitimli, Karadenizli,  çelik bilekli, mangal yürekli, sırım gibi  levend'ler arasından seçilirdi ve kendilerine "hamlacı" denilirdi. Diğer kayıkların kürekçi sayısı daha sz olmak zorunda idi. Saltanat kayığına kırlangıç türü kayıklar eşlik ederdi.

Topların sesini duyan ve kayık alayını gören Osmanlı halkı, Sultan'larını selamlamak üzere hazır beklerdi. Özellikle cuma namazından çıkışlarda da, "çok yaşa padişahım" ya da "çok gururlanma padişahım senden büyük Allah var" sözleri ile saygılarını belirtirlerdi. Bu makalenin yazarı dahi geçmiş yıllarda, her cuma günü ezan okunduktan bir süre sonra, yukarıdaki aynı sözleri içtenlikle bağıran, yaşlı bir İstanbul'lu hanım ile tanışmıştır.

Bu gezegenin en güzel şehri olan İstanbul'da, Dünya'da hiç bir benzeri olmayan Saltanat Kayıkları, Deniz Müzesi'nde sergilenmektedir. Müzenin en değerli eseri ise 1648-1687 yılları arasında padişah olan IV. Mehmet'e ait tenezzüh kadırgasıdır. 40 m. boyunda, 5.90 m. eninde, 140 ton ağırlığında ve her küreği üç kişi tarafından çekilen (toplam 144 kürekçi) 24 çifte ve oturakla donatılmış bu orijinal kadırganın köşk kısmı, Türk el sanatlarının zarif bir örneğidir.

 

 

KELEKLER

 

Yukarı ve aşağı Mezopotomyaya, insanlık tarihinin en görkemli iki nehri, Dicle ve Fırat, hayat verirdi.

Bunlardan Fırat, çılgın bir delikanlı gibi, dur, durak bilmez, senenin büyük bir bölümünde üzerinde değil taşımaya yapmaya müsaade etmek, bir kıyısından diğerine adam dahi geçirmezdi. Ancak Birecik civarında  bir bölümünde  sallarla taşıma yapılabilirdi.

400 çadırla Orta Asya içlerinden Anadolu'yu mesken tutmaya gelip, insanlık tarihinin  temeli adalete dayalı en muhteşem ve uzun ömürlü devletlerinden birini kuran, Osmanoğulları'nın Kayı boyu'nun aşiret beyi "Süleyman Şah" dahi, Fırat'ı geçerken atının ayağı tökezleyip boğulmuştu.

Dicle ise, tam tersine güzel ve uysal bir gelinlik kız gibi, ovaları sulaya sulaya akar ve etrafa bereket saçardı. Bu nehir üzerindeki taşıma ise, "kelek" adı verilen (Bak.ek resim) dört köşe şekilli, hava ile şişirilmiş onlarca tulum üzerine konulan malzeme ile yapılırdı. Eskiler, Diyarbakır'dan Basra'ya tayin olan devlet memurlarının eşyalarının dahi bu sallarla taşındığını belirtirler.

Ergani dağlarından, D.Bakır'ın kışlık yakıt ihtiyacını karşılamak üzere kesilen odunlar ,bu  şişirilmiş tulumlar üzere 2-3 ton olarak konulur ve Dicle'nin akış yönüne doğru serüvenlerine başlarlardı.

Kelekleri ,özellikle Zaza diye adlandırılıan, aslında birer Kıpçak Türk boyu olup Alparslan'dan daha önce Orta Asya'dan Doğu Anadolu dağlarına gelip yerleşen insanlar kullanırdı.

Zaza'lar son derece dayanıklı, uzun boylu, geniş omuzlu, güzel insanlar olup bu kelekleri gece gündüz demeden binbir zorlukla kullanarak odunları taşırlardı. Yemeklerini "keleğin" tam ortasındaki bir toprak kapta pişirir, çok az uyur, vardıkları menzilde odunu boşaltır tulumları söndürür sonra bunları develere yükleyip yeniden kuzeye, dağlara doğru yola çıkarlardı. Bu serüven asırlarca böyle devam ederdi.

Bu makalenin yazarı dahi, çocukluğunda sırf macera zevkini tatmin için, Dicle'de kelek üzerinde bir günlük seyahat yapmıştır.

Günümüzde ise;

1. O bazen genişligi kışın 1 km. yi bulan, muhteşem Dicle (Tigris=Kaplan) nehri, üzerinde yapılan barajlar yüzünden miskin bir kediye döndü.  Berrak sularını içip, içindeki çakıl taşlarını , balıkları saydığımız nehir, Diyarbakır önlerinde   bataklık ve artık akmıyor bile. Su birikintilerinde sadece kağıt kayık yüzdürebilirsiniz.

2. O dayanıklı, sert bakışlı ama kalpleri pamuk gibi hassas, almadan çok vermeyi, paylaşmayı seven, devletine bağlı, Zaza levendler ve başları milletvekili Sn.Hasan Deger'de yok. Kimbilir hangi mezarlıkları doldurdular. Yaşı 50 den küçük  yeni Diyarbakır'lılar da "kelek" nedir , Yukarı Mezopotamya kültürü nedir bilmiyorlar. Artık başka şeyleri biliyorlar.

3. Yerini zorlukla bulabileceginiz Diyarbakır Müzesinde de bir tek "kelek" örnegi yok, bilgi yok. Kültür Gezginlerinden başka pek az kişinin Türkiye de müzelere gittigi gibi, tabii olarak sevilenden sevene devamlı bir geçiş olacağı  için, belki o da sahtesi ile degiştirilecek ve bu işi çok seven yurt dışı kolleksiyonerlerin kolleksiyonlarındaki yerini alacaktı.

Hitit İmp. merkezi   Hattuşa'yı, biraz uzak olabilir diye  saymıyoruz, acaba dört milyon nufuslu Ankara şehri halkından, kaç binde biri, kendine sadece 100 km. uzaklıktaki Frig İmp. başkenti Gordion'u ve müzesini   gördü ve ömrü boyu merak edip de görmek lütfunda bulunmadığı eserlerin, kültür mirasımızın , onlara çılgınca tutkulu yabancı kolleksiyonerlerin eline geçti diye üzüldü?

 

KÜLTÜR GEZGİNLERİ

 

Dört nesildir Ankara Üniversitesinin hizmetindedir.

 

KAPAT